İstanbul seni Paris ile aldatıyorum…

İstanbul’da yaşayan bir kişi olarak bugün işe giderken her zamanki gibi metroyu kullandım. Bugün metro merdivenlerini inerken, her inişte aklıma geldiği gibi Paris metrosu geldi. Avrupa’da birçok ülkeyi gezmiş olsam da aklıma gelen ilk önce Paris oluyor. Bazıları bu aralar Fransa ile ilgili bir şey duyduğunda size karşı tavrını değiştiriyor buna da anlam veremiyorum. Nerdeyse 100 yıl olacak şu Ermeni sorunu çözülemedi bizim bugünlerde yaptığımız sözde boykotlarla mı çözülecek? Biraz tarih okuyalım, hadi okumuyoruz bari konuşanları dinleyelim de şuanda esip gürleyen hükümetinde sadece esip gürleyebileceğini ve bu soruna karşılık hiçbir şey yapamayacaklarını bir görelim. Yani biz ne kadar tepkili olsak da sonuçlar değişmeyecek. Bu yüzden bana kızanlardan özür diliyorum ama Fransa’yı, tarihi dokusu, sokaklarındaki kahve kokusu, her köşe başındaki müzisyenleri, sokaklarda ince topuklu ayakkabılarıyla yürüyen zarif kadınlarını seviyorum. Metro’dan bilet almadan geçen gençlerin kapıyı tutup kaçak geçmenize yardım etmesini seviyorum. Çok üzgünüm ama Fransa’yı seviyorum. Bugün metroda yürürken topuklarımın çıkardığı ses kendimi Paris’te gibi hissettirdi bana. Biraz daha ilerledim metro’nun içinden gelen poğaça kokusu, yürürken yanımdan geçen elinde kahve olan insanlardan gelen kahve kokusu. Sonra kafamı çevirdiğimde gördüğümde güzel giyinmiş bir kadın ve yandan geçen kelimenin tam anlamıyla giyinişinden, elinde tuttuğu çantaya kadar bohem bir genç. Büyük ihtimalle kadınların kendine yakın hissedeceği türden bir genç. Merdivenlerin sonundan gelen saksafon sesi ve ona eşlik eden güzel bir ses. İstanbul’da mıyım Paris’te mi? Paris metrosu tabiki tarihi açısından ve içinde olan sanatsal küçük dokularından dolayı çok farklı bir yerde. Hele birkaç metro istasyonu turistik bir geziyi bile hak ediyor.Bunlarda bir tanesi Louvre istasyonu. İlk gördüğüm de inanamamıştım. Louvre müzesinin istasyonu olduğu için özel bölmelerde seçilmiş tablo ve heykelleri görüyorsunuz. Mükemmel bir görüntü, mükemmel bir duygu. Sanki farklı bir dünyadasınız o anda. Metroda olduğunuza inanamıyorsunuz. İstanbul’da böyle şeyler yok ama ufak tefek detaylar kendinizi bir Avrupa şehrinde gibi hissetmenizi sağlıyor. Osmanbey’de metrodan çıkarken aklımda bu benzerlikleri tartmaya  başladım. Biranda Paris’te olduğumu düşündüm. Şuanda Opera meydan’ından champs elysees’e doğru yürüyordum sanki. Opera biraz daha şehirli, champs elysees ise biraz daha turistik olduğundan Osmanbey benim için Opera meydanıydı. Çok tuhaftı küçük küçük detaylar birbirine ne kadar da yakın ve benzer. Nişantaşı’na geldiğimde champs elysees benzetmem yerini tesadüfen tanıştığımız arkadaşımız Silvia’nın butiğin’inde olduğu saint germain aklıma geliyor. Oradaki küçük butikler Nişantaşı’ndakiler ile büyük bir benzerlik içersinde. Nişantaşı’nı bilenlerin yada sık gidenlerin bildiğini düşünüyorum Jenny’s mağazası Silvia’nın butiğini hatırlatıyor bana. Şuan orda olup 3 euro’ya hatta 1 euroya şarap içmek istiyorum. Sacre Corue’den şehrin ışıklarına bakmak istiyorum. Şehrin havasında asılı kalan yalnızlığını paylaşmak aşk kokan havasını solumak istiyorum. Biliyorum dünya’nın en güzel şehri İstanbul ve hiçbir yer onun yerini tutamaz; ama şuanda sevgilimi yanıma alıp İstanbul’u Paris ile aldatmak istiyorum…Bence sizde deneyin İstanbul yerine olmak istediğiniz başka bir şehir seçin ve onu İstanbul’da bulmaya çalışın. Bizim şehrimizin “gizem”i de bu işte. İçinden ne çıkacağını hiçbir zaman tahmin edemezsiniz.
,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir